Kablolu insanlar

Dünyanın en büyük Japon elektronik devlerinden birinin başarı hikayesini okuyorum şu günlerde…
İlk kez portatif olanaklarla müzik dinleyebilmemizin yolunu açan markanın, İkinci Dünya Savaşı sonrası yoksulluk içersinde dört metrekarelik küçük bir odada kurulan ve dünya markasına dönüşen başarı öyküsü bu kitabı oluşturan konu…
…
İşte bu marka sayesinde yolda yürürken, seyahat ederken canımızın çektiği her yere müziği, taşıyabiliyoruz.
Ama asıl ilginç olan tüm bu alışkanlıkların yaratılma süreci…
Portatif ve elde taşınabilen müzik çaları keşfettiklerinde, müşterilere bunun kullanım şeklini anlatabilmek için 500 üniversiteli “örnek” genci kiralamışlar. Ve kulaklarına birer bu cihazdan yerleştirmişler ve gençlerin günün en kalabalık saatlerinde sokakta, otobüste, metroda müzik dinlemelerini istemişler.
Hayatınızda ilk kez böyle bir cihazla karşılaştığınızı düşünün!. Sonuç büyük bir merak ve sahip olmağa isteği…
Bugünleri takip eden birkaç gün içersinde büyük bir reklam kampanyası eşliğinde portatif müzik çalarlar marketleri süslemiş vee pazarlama konusunda efsaneleşen bir başarı öyküsü….
Şimdi Türkiye yukarıda yazdıklarımdan tam 30 sene sonra çok ilginç bir süreç yaşıyor. Ama bir o kadar farklı ve bir o kadar ilginç..
Daha önce hiç bu kadar dikkatimi çekmemişti.
İşe gelip giderken toplu taşıma araçlarında görüyorum her sabah ve her akşam.
İnsanlardan kablolar sarkıyor…
Sanki pilli bebeklere dönüşmüşüz! Bir yerden elektrik almadan hareket edemez, duyamaz, konuşamaz hale gelmişiz de haberimiz yok.
Sürekli bir müzik dinleme durumu… Sanki müzik yeni keşfedilmiş de, Türkiye bunun keyfini çıkarıyor. Oysa güneşin, havanın, suyun seslerini dinlemek kimsenin aklına gelmiyor.
Kimse Orhan Veli gibi gözlerini kapatıp dinlemiyor artık bu koca şehri. Duymak mı istemiyorlar?, görmek mi? Ya da yaşamak mı?. Bir reddetme, durumu olduğu kesin ama neyi? Yaşamı mı? Sabahın en erken saatlerine yola koyulmayı, gece geç saatlere kadar çalışıp aynı yollardan geri dönmeyi mi? Yine de geçinememeyi mi? Bir şeyler ters gidiyor ve sanki insanlar kulaklarından sarkan o kablolardan tüm bunları unutturacak afyonu içine çekiyor.
Uyuyan – hatta belki uyuyamayan-, yemek yiyen, işe giden, eve dönen ve tüm bu kısır döngüyü her gün yineleyen robotlara döndük!. Kablolarımız eksikti artık onlar da var. 30 sene önce keşfedilen ve eğlencenin markası haline gelen portatif müzik çalarlar, son derece gelişen ve küçülen halleriyle bu kez çok farklı bir rolle hayatımızdalar.
Geçtiğimiz günlerde gazetede bir haber gözüme çarptı. İnsanlara müzik dinlemeleri için “kablolu” cihazlardan sağlayan bir marka, hem de içlerinde belki de en büyük ve iddialısı bir parti düzenleyecekmiş. Açık havada gerçekleşecek partiye herkes yanlarında kulaklarından sarkan kabloları ile katılacak ve istedikleri müziği dinleyerek dans edecekler, çılgınca eğleneceklermiş!
Şimdi manzarayı gözünüzün önüne getirin lütfen!. Binlerce insan bir meydana toplanmış. Ortada ne bir ses, ne bir ritm, ne bir melodi. Elektrik vermiş gibi titreyen, kafa sallayan, kıvıran insanlar. Aralarında bir uyum bile yok herkes tek başına. Beni bu sahne çok korkuttu sizi bilemem. Her geçen gün daha büyük bir yalnızlığa itilen insan, bu kadar yükü ne kadar daha kaldırabilir bilemiyorum.
Bu muhteşem partiye katılan bir kişi yaşadığı duyguları şöyle anlatırdı arkadaşlarına herhalde:
Bir partiye katıldım belki 5000 kişi vardı. Taktım kulağıma müziğimi deliler gibi dans ettim, o kalabalıkta o kadar yalnız hissettim ki kendimi anlatamam. Eve geldim hüngür hüngür ağlamışım. Müthiiiişti anlatamam…
Birlikte müzik dinlemenin, aynı duyguları aynı anda yaşamanın, şarkının sözlerini tek bir ağızdan söylemenin nesi kötüydü anlayamadım! Hayatımız mermi hızında değişiyor ve değişimler nasıl yaşayacağımıza karar veriyor.
