
“Gökçeada’ya mutlaka gitmelisin harika bir yer. Muhteşem bir doğa var. Balığın merkezi, Rum Köyleri birbirinden harika…” sözlerine inanarak eşimle beraber 1 hafta Gökçeada’ya gittik. İki gün sonra arkamıza bile bakmadan bu sürgün adasından kaçtık.
Ben hayatımda bu kadar sıkıldığımı ve açıkcası kandırıldığımı düşünmemiştir. Belki bu düşüncelerimden dolayı beni çok kınayacaksınız ama izlenimlerimi bir bir anlatayım…

* Ada, Ege’nin tatlı su açısından en zengin adalarından biri olmasına rağmen inanılmaz çorak. Sadece adanın ortasında çam ağaçlarına rastlanıyor o da çok sınırlı bir alan. Büyük bir kısmı da zaten askeri bölgenin içersinde yer alıyor. Özellikle kıyı kesimleri öylesine çorak ki, Ankara – İstanbul Karayolu manzarası ile birebir örtüşen sahneler göze çarpıyor.
* Deniz kıyısında hiçbir yerleşim yeri olmayan bir ada Gökçeada, En yakın denize ulaşmak için en az 10km yol kat etmeniz gerekiyor. Bu rakam bazen 30km’yi bile buluyor. Eğer otomobiliniz yoksa orada yaşadığınız hapsedilmişlik duygusu katlayarak artıyor.
* Balığın merkezi olarak adlandırılan Gökçeada’da doğru dürüst balık yiyebileceğiniz kaliteli tek bir balık restoranı bile yok!. Olanlarda pahalı ve iptidai…
* Mutlaka ziyaret etmelisiniz denilen Rum köyleri bakımsız, özelliksiz ve renksiz. Belki de bunda tam 15 sene aday belediye başkanlığı yapmış ve tek bir çivi çakmamış Belediye Başkanının da payı büyük.
* Köylerde yaşayan “mutsuz” Rumlar, size çok sevimli bakmıyorlar. Siz onlar için yabancısınız, onlar da sizin için yabancı… Sanki mecburmuşuz gibi gidip Madam’ın yerinde dibek kahvesi içiyorsunuz. Yoksa ne kahvenin tadının ne de ortamın bir orjinalitesi yok!.
* Plajlarda içme suyu alabileceğiniz tesis yok! . Continue reading →



